• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/
  • https://twitter.com/

O Yıllardan

Babam geri dönüp bana.

“Gidiyor musun?” dedi.

“Hayır!”dedim.

“Burada kalacak mısın?”

“Bilemiyorum!”

“Neden? Be oğul. Bura senin evin değil mi?

“Tabi ki evim, ama yaşamım tehdit altında.”

“Peki, ne yapmayı düşünüyorsun?”

“Buralardan uzaklaşmayı.”

“Hemen mi?”

  Babamla, karşılıklı sohbet ederken, evimizin bahçesinden sesler geliyordu. Ve bu ses, o, yüreksiz muhtarın sesi idi. Bakmak için kapıya yöneldiğimde, babam:

“Sen dur oğul, ben bakayım.”

Dedi. Ve bahçeye çıktı. Bir müddet sonra sinirli bir şekilde geri döndü. Sinirlendiği her halinden belli idi. Fakat bana belli etmemeye çalışıyordu.

“muhtar beni mi sordu!” dedim.                                          

“yok, oğul yok, seni falan sormadı. Niye seni sorsun ki?”

“Beni sormadan duramazda ondan. Çünkü benim burada olmam onun uykularını kaçırıyor. Onun için durmam diyorum.”

“Yok, be oğul. Düşündüğün gibi değil.”

“Öyle ise, neden gece yarıları evimize baskınlar düzenleniyor. Senin için mi? Bu işler hep bu ödlek muhtarın başının altından çıkıyor. Çünkü onun düzenine çomak sokuyorum. Köylüyü bilinçlendirip örgütlemeye çalışıyorum. Buda muhtarın işine gelmiyor ve her fırsatta beni şikâyet edip köyden uzaklaştırmaya çalışıyor.”

    Köye geleli bir hafta veya on gün olmuştu. Ama bu kısa zaman dilimi içerisinde en az beş kere jandarma tarafından basılmıştı evimiz. Her seferinde de olayı babam savmıştı, oğlum eve gelmiyor diyerek. Fakat muhtar işin peşini bırakmayıp durmadan jandarmaya ihbar ediyordu. Gizli örgüt üyesi olduğumdan tut devleti yıkma girişiminde olduğumu bile söylüyordu aleyhimde. Jandarmaya ihbarla yetinmeyip köylüyü de dolduruşa getirmek için propaganda yapıyordu. Köyden uzaklaştırmak için her pisliğe başvuruyordu.

        Bazı köylüler muhtara inansa da bazıları da inanmıyordu, ama bu düşüncelerini yüksek sesle söyleyemiyorlardı. Hatta benimle birlikte görünmek dahi istemiyorlardı. Bütün bunlara rağmen geri adım atmakta istemiyordum. Amacım köylüyü uyuz muhtara karşı örgütlemekti. Onun saltanatını yıkıp, köylünün üstündeki baskısını ve keyfi uygulamalarını kaldırmaktı. Emperyalizmin köydeki uzantıları ile bağlarını kesmekti amacım. Bu arada babam, bu köylü için değmez, vaz geç bu sevdadan diye telkinde bulunuyordu. Bende.

“Bu sevda vaz geçilecek bir sevda değil, bu sevda ki insanın yüreğinden çıkması mümkün değil. Bu sevda ne aşka benzer ne bir sevgiliye duyulan kara sevdaya, bu özgürlük yolunda sosyalizme sevdalanmaktır. Bu sevda da ölünür ama dönülmez.”

“Oğul, köylü özgürlüğü ne anlar, sosyalizmi ne anlar. Onlar asırlardır böyle görmüş, böyle yaşamış, bunu nasıl değiştireceksin?”

“Değiştireceğiz baba, hep birlikte. Çünkü bu dünya hepimizin.”

“İyi söylüyorsun, güzel söylüyorsun da oğul, bu nasıl olacak?”

“Olacak babacığım olacak. Sen görmesen de , ben görmesem de, olacak. Çünkü bu çarklar bir gün tersine dönecek, işte o zaman biz kazanacağız. O gün, bu ödlek muhtar ve onun gibiler girecek delik arayacaklar ama bulamayacaklar.”

      Uyandığımda kuşluk vakti olmuştu. Babam koşar adımlarla sokak kapısından eve girdi ve doğruca benim odama geldi. Koşmaktan yüreği kabarmış, içi içine sığmıyor, hızlı, hızlı nefes alıp vermekten anlatmak istediğini anlatamıyordu. Şaşkınlık içinde babama dönüp:

“Baba bu halin ne? Bu kadar telaş neden?”

“Aman oğul, sakın dışarı çıkayım deme, sokaklar jandarma kaynıyor. Bütün köşe başları, kapı önleri tutulmuş vaziyette, muhtarda yanlarında, her tarafı didik, didik aratıyor.”

“Aratsın babacığım aratsın, bizim veremeyeceğimiz bir hesabımız yok, ama o işbirlikçi muhtarın bu halka vereceği hesabı çok. O hesabı ondan jandarma değil biz alacağız, yani bu halk alacak. O ne kadar devletin, jandarmanın arkasına sığınsa da, bir gün onu deliğinden çıkartacaktır bu halk, onun için hiç endişen olmasın. Her zaman güçlü olan değil haklı olan kazanır. Bizde davamızda haklı olduğumuza göre biz kazanacağız.”

“Yinede korkuyorum oğul. Sizden öncekiler, İbrahim Kaypakkaya, Deniz Gezmiş ve arkadaşları, daha bu yolda canını verenler haksız mı idi? Tabi ki değil. Ama sonları ne oldu? Ölüm. Hem de, canice, vahşice, insanlık dışı işkencelerde can verdiler.”

“Onlar, yakın tarihimizde olanlar, 1921 de Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı da bu kalleş düzen tarafından Karadeniz de boğulmadı mı? Onların suçu ne idi? Söyleyeyim hemen,  komünist olmak. Komünist partiyi kurmak. Başka hiçbir suçları yoktu. Onları unutacağız mı? Unutmayacağız! Yıllar değil asırlarda geçse hep belleğimizde kalacaklar. Yüreğimizde yaşayacaklar.”

      Konuşmanın öyle tadına varmışız ki zamanın nasıl akıp gittiğinin farkında bile olamadık. İlk defa detaylı olarak, babamla siyaset üzerine sohbet ediyorduk. Bu sohbetimize kadar beni siyasetten uzak tutmaya, hatta uzaklaştırmaya çalışmıştı. Bazen bana kızdığı anlar bile olmuştu. Fakat, ne yaparsa yapsın geri adım atmadığımı fark edince bu ısrarından vaz geçip, benim bu yolda daha dikkatli ve bilinçli ilerlememi öğütlemeye başladı. Bu öğütlerin arkasında beni kayıp etme korkularının yattığını sezinliyordum. Çünkü 16 yaşımda sıkı yönetimce göz altına alındığımda nasıl tedirgin olduğunu ve nasıl Etimesgut’un  yollarını aşındırdığını iyi biliyordum. O nedenle daha sonraki göz altına alınışlarımda kendine haber verilmesini istememiştim. Bu ülkede göz altında kaybolanları iyi bildiği için, benimde faili meçhule karışacağımdan korkuyordu. Nice devrimciler göz altında işkence ile öldürülüp faili meçhul gösterilmiştir. Bunlardan hiç unutamadığım Mustafa Hayrullahoğlu, Deniz yoldaştır. Babam endişesinde haklı idi. Ben onun korkularının yersiz olduğunu söyleyip, rahatlatmaya çalışıyordum. Öte yandan da benimle siyaset üzerine sohbet etmesi hoşuma gidiyordu.

         Günler günleri kovalıyor, haftalar su gibi akıp gidiyordu. Köyde ki jandarma baskınları da giderek artıyordu. Babamda ki tedirginlikte arttıkça artıyordu. Hiçbir teselli onu sakinleştirmiyordu. Benim evden çıkmamı da istemiyordu. Yani bir nevi ev hapsi yaşıyordum. Dışardanda fazla bilgi alamıyordum. Arkadaşlarla da görüşemiyordum. Uzun zamandır dayı oğlu Selim’ den de haber alamıyordum. Selim benim en güvendiğim yoldaşımdı. Fakat, dayım ona hiç hoş görülü değildi. Jandarmadan önce yakalasa ceza kesecek şekilde öfkeli idi. Muhtarın haklı olduğunu düşünüyor, oğluna kızıyordu. Selim bunları bildiği için köye gelemiyordu. Ama durumlardan beni de  haberdar etmiyordu. İrtibatı kopartmıştı. Bu durum benim fena halde canımı sıkıyordu. Nasıl ederde bilgi alırım diye düşünürken, babamla olan yakınlığımız, bu işi de çözmeme yardımcı olacağını, bilgi akışlarında bana yardımcı olacağını düşündüm. Bir şekilde Selim’ le haberleşmem gerekli idi.

         Hem bunları düşünüyor hem de gözümü ayırmadan kitap okuyordum. Olanca dikkatimi okuduğum kitaba vermiştim. Saatin geç vakitlere geldiğinden bile haberdar değildim. Yalnız babam ile annem yatmışlardı. Evimizin içine büyük bir sessizlik hakimdi. Kitap öyle akıcı ve heyecan verici idi ki kendimi alamıyordum. Tüylerim diken diken oluyordu, devrimcilerin Arnavutluk’ta vermiş oldukları o sıkı mücadeleyi okurken. Dünya ile bütün bağlarımı kesmiştim. Bir ara pencereden dışarı baktım, sokaklar zifiri karanlık ve sessizdi. Bir tek bizim ışık yanıyordu. Sadece gece lambası ışığında okuyordum kitabımı, jandarmanın ani baskınlarına karşı tedbirli olmam gerekli idi. Perdenin arkasından dışarıyı dinlerken, bahçe kapımızın dövüldüğünü duydum. “Kimdi bu saatte” “ben mi baksam, babamı mı uyandırsam” diye düşünürken, babamın sesi geldi:

“Sen kalkma oğul, ben bakıyorum.”

   Babam, ihtimallere karşı tedbirli olmaya çalışıyordu. Gelenler jandarma da olabilir diye düşünüyordu ve benim çıkmamı istemiyordu. Eğer jandarma ise oğlum köye gelmiyor diye savacaktı. Çünkü her baskında öyle ediyordu.

    Bir müddet sonra babamın sesi geldi. Sesi ben zor duyuyordum. Ama gelenlerin jandarma olmadığını anlamıştım. Fakat kimdi gelen? Merakta etmiştim! Selim olabilir mi diye düşünürken, oda kapısından içeriye girdi. Bir anda şaşkına dönmüştüm. Ne yapacağımı, ne konuşacağımı bilemeden öylece bakakaldım. Selim:

“Yoldaş, beni gördüğüne sevinmedin mi? Ne bu sende ki şaşkınlık! Bak benim, yoldaşın Selim. İstemiyorsan geldiğim gibi giderim.”

      Aniden Selim’ i karşımda bulmak beni duygulandırmıştı. Yoldaşça hasretimle uzun uzadı ya boynuna sarıldım. Gözlerim doldu. Uzun zamandır haber bile alamıyordum, kendinden. Benim o anki halimden etkilenen babamın bile gözlerinin dolduğunu fark ettim. Bize belli etmeden ağlıyor ve bizden göz yaşlarını gizliyordu. Ani bir hareketle ikimizin boynuna sarılıp.

“Demek ki yoldaşlık bu dedi, bizim bilmediğimiz ve önemsemediğimiz yoldaşlık, şimdi sizi daha iyi anlıyorum.”

 Bize iyi geceler dileyip babam tekrar yatmaya gitti. Olanlardan annemin haberi yoktu. O bu durumlarda hep sessiz kalmayı severdi, çünkü aklı sarmazdı. Fakat bir şey olacak diye de hem bana hem de yoldaşlarımın üstüne titrerdi. Onları da kendi öz oğlu kabul ederdi.Odanın içine sessizlik hakim olmuştu. Selim.

“Yoldaş neden konuşmuyorsun, beni gördüğüne sevinmedin mi?”

“Sevinmez olur muyum yoldaş, fazlası ile sevindim. Sevindim ama endişelendim de, umarım takip eden olmamıştır. Köyümüz, akşam sabah jandarmalar tarafından baskına uğruyor. Evimiz, o ödlek muhtar tarafından didik didik aratılıyor. Yol boyu jandarmalar devriye geziyor.”

“Yoldaş, tüm bunların olacağını düşündüğümden, yoldan gelmedim, her zorluğu göze alıp ormandan geldim. Orman zifiri karanlık, dereye tepeye düşerek çok zorluklar içinde gelebildim. Çünkü gelmek zorunda idim.”

“Selim, sakın eve uğrayım deme, evdekiler elleri ile jandarmaya teslim eder seni. Eğer anneni görmek istersen çağıralım o buraya gelsin, küçük şeylerle işi tehlikeye atamayız.”

“Haklısın yoldaş, kendimizi gizlemesini bilmeliyiz. Çünkü biz bir kolektifiz, yalnız kendimizden değil, tüm kolektifimizden sorumluyuz. Annem buraya gelirse görürüm, gelmezse görmesem de olur, önemli olan mücadelemizin geleceğidir. Şimdi tek onu düşünmeliyiz.”

“Selim; yoldaş, işte senin bu tarafını çok seviyor ve takdir ediyorum. Her yoldaşın ve tüm devrimcilerin böyle düşündüğü an mücadelemiz başarıya ulaşmış, zaferi de biz kazanmış olacağız.”

“Kemal yoldaş, sen babanla arandaki buzları eritmişsin, bu hem senin için, hem de  mücadelemiz için iyi bir gelişme. Bizim için bunlar birer kazanımdır. Ben nasıl aşacağım bu sorunu bilemiyorum. Aşılacak gibide görünmüyor. Adam jandarmadan fazla kin besliyor bana. Ne imiş,  düzeni biz mi değiştirecekmişiz. Düzenden sadece biz mi rahatsızmışız.”

“Selim, bunları bir tarafa bırak, merkezden haber alabildin mi? Yeni gelişen bir durum veya plan var mı? Dışarı ile irtibatım kesileli kendimi kapanda sıkışmış aslan gibi hissediyorum. Bir anlamda senin gelmen çok iyi oldu, olmasına da önemli olan zayet vermeden geri dönmek. Nereye, ne şekil döneceğimiz konusunda her hangi bir bilgi alabildin mi? Bu bölgede fazla kalamayız. Sende ki bilgiler doğrultusunda iyi bir çıkış planı yapmalıyız.”

“ Evet Kemal , bende bazı bilgiler var. Nereye, ve ne şekilde, nereden gideceğimiz hakkında bilgi aldım ama yinede inisiyatif bizde. İstersek duruma göre güzergahı değiştirebileceğiz. Ama mutlaka Ankara’ ya ulaşacağız. Bu arada Mikail ile de  mecburen görüşeceğiz. Birkaç gün orada kalmamız gerekebilir. Buradan ona göre hareket etmeliyiz.”

“Selim, peki Mikail’ in bundan haberi var mı?”

“Tabi yoldaş, haber edeceklerdi. Habersiz olur mu?”

“Ama önce burayı bir hal yoluna koymayalım mı?”

“Kemal şimdilik burada fazla eğlenmeyelim. Buraya öyle gelelim ki her şeyi kökünden halledelim. Şimdi buna hem zamanımız yok hem gücümüz yok. Bu şekilde de takviye yapamayız, çünkü etrafımız sarılı vaziyette, bu riski göze alamayız.”

“Haklısın Selim, biz buradan zayet vermeden çıkmalıyız, her taraf kum gibi jandarma kaynıyor. Oda yetmez gibi işbirlikçileri köylüler bile gece gündüz nöbet tutuyorlar. Fakat bu işbirlikçilerden bunun hesabı sorulmalıdır. İhanetin bedeli ağır olmalıdır. Devrimcilere ihanet edilmeyeceğini onlarda bilmelidir.”

“Ahmet’ten haber alabildin mi, Kemal?”

“Alamadım yoldaş, çünkü Ahmet köyde yok. Çalışmaya gurbete çıkmış. Nerede olduğunu da öğrenemedim, babam nereye gittiğini bilmiyor. Kimseye haber vermeden gitmiş. Çünkü, bizimle hareket ettiği için köylü baskı yapmış, birkaç sefer tartaklamışlar, oda dayanamayıp bırakıp gitmiş. Nerede olduğunu eve de bildirmemiş. Yinede bir şekil haber almamız lazım. O bizim bu bölgedeki gözümüz, kulağımız sayılırdı.”

“Sayılırdı ne demek,  haber kaynağımızdı.”

“Bir müddet haber akışını babamın üzerinde sağlamaya çalışacağız. Başka da çaremiz yok.”

“Öyle gözüküyor yoldaş, başka çıkar yolumuzda yok.”

     Selim yol yorgunu idi ama uzun zamandır görüşemediğimizden sohbeti epeyce uzatmıştık. Dışarıda hava iyice kapanmıştı, ne ay gözüküyordu nede yıldızlar. Aralıksız şimşek çakıyor gök gürlüyordu. Gökyüzü patladı patlayacak. Ağaçların güçlü bir şekilde çıkardığı hışırtılardan şiddetli bir fırtınanın da olduğu odaya kadar duyuluyordu. Havanın bu görüntüsü de, ilkbaharın yaza evrildiğini gösteriyordu. Çünkü, yalnız ilkbahar yağmurları böyle fırtınalı ve korkutucu olurdu. Bu köy kurulalı, ilkbahar yağmurlarından oluşan sel suları çok canlar almıştı. O nedenle, bu gibi durumlarda aciliyet olmadıkça gece yolculuğuna çıkılmazdı. Bizde hava böyle yağmaya devam ettiği sürece yola koyulamazdık. Yaya gideceğimiz yolumuz epey uzundu ve çoğunluğunu da ormandan yürümemiz gerekli idi. Ama böyle havalarda ormandan yürümek pek akıllı işi sayılmazdı. Kaş yapacağız derken göz çıkarmış olurduk. Başkada çıkar yolumuz yoktu. Görev her şeyden önde gelirdi.

    Dışarıdaki karanlık ve yağışlı havanın kasevetinden, odanın içini de sessizlik kaplamış idi. İkimizden de çıt çıkmıyordu. Selim yol yorgunu idi, bu yorgun hali ile iyi bile dayanmıştı bu uzun sohbete. Ama içimizde de geç kalma, gideceğimiz yere zamanında varamama endişesi vardı. Tüm kötü hava şartlarına rağmen zamanında varmalı idik yerimize. Randevular dakik olmalı idi.

      Bu sessizlik içinde, Selim’ in uyukladığını fark ettim. Haklı idi. Uzun yoldan gelmişti. Hem de dağ tepe demeden yürüyerek. Yol yorgunluğu vardı üzerinde. Hiç rahatsız etmeden üzerine bir yorgan attım, uyanmasını istemedim. Çok güzel uyuyordu. Belki de rüya bile görüyordu. Gelecekteki güzel günlerin rüyasını. Kolektif yaşamanın rüyasını belki de. Uyusun dedim ve kendimde öbür kanepeye kıvrılıp düştüm. Güneşin doğmasına da bir iki saat anca kalmıştı.

      Uyandığımız da, kuşluk vakti olmuştu. Dışarıda yine akşamdan kalma kapalı ve fırtınalı bir hava vardı. Yağmurda sağanak şekilde durmadan yağıyordu. Babam odamıza geldi:

“Çocuklar, bu havada bir yere çıkamazsınız,  dedi.”

Gerçektende yola çıkılacak gibi bir hava yoktu. Çıkmamızda gerekli idi. Giderken Çorum’a da uğramamız gerekiyordu. Bir iki günde orada kalmak mecburiyetimiz vardı. Burada fazla eğleşmeden, kar fırtına var demeden yola çıkmamız gerekiyordu.

        Babamlar, bizden önce kalkıp kahvaltılarını yapmışlardı. Selim ile bende sıkı bir kahvaltı yaptık. Çünkü bir daha yemek ne zaman  yiyeceğimiz belli olamazdı. Hangi saatte nerede olacağımız belirsizdi. Bu hava şartlarında yolculuk çok çetin olurdu. Biz kahvaltımızı yapmaya devam ederken, babam da bizi durdurmaya, gitmemizi engellemeye çalışıyordu. Fakat, kalma taraftarı değildik. Kahvaltı masasında Selim’ i azda olsa üzgün gördüm, nedenini de bilir gibi idim.  Annesi yanına gelmemişti. Buna çok üzülüyordu. Fakat bu tip olaylara alışmamız gerekli idi. Onu sakinleştirmeye:

“Selim, yoldaş, kendini üzmene, moralini bozmanı değer mi? Babanın durumunu,sana, bana karşı olan tutumunu biliyorsun, o nedenle, bunlara gülüp geçmemiz lazım. Yoksa bu yollar bitmez.”

“Yoldaş, üzülmem gelip gelmemeleri değil, babamın bizi potansiyel suçlu gibi görmesi. Emperyalizmin işbirlikçisi muhtarın tarafını tutması. Yoksa, hasret idi, özlemdi, bunları çoktan aştık, oralarda takılı kalmış olsa idik bu yollarda işimiz ne idi.  Bizim bireysel çıkarlarla, mutlu azınlıkla işimiz olamaz, bizim davamız ve de kavgamız sınıf içindir. Yani işçi sınıfı, proletarya içindir.”

         Konuşmalarımız devam edip giderken, kapının sesi duyuldu. Öksürük sesinden gelenin babam olduğunu anlamıştım. Odamızın kapısı açıldı ve babam içeri girdi ve dedi ki:

“Çocuklar size kötü bir haberim var. Çorum da, Kahraman Maraş’ da oynanan oyunlar tezgahlanıyormuş, iç çatışmalar an meselesi diyorlar. Alevi köylere haber göndermişler, uyanık ve tetikte olsunlar diye.”

“Haberimiz var babacığım, sizi endişelendirmemek için söylemedik, şimdi aramızda  onu konuşuyorduk.  Ne ederiz de erkenden Çoruma’ a ulaşırız diye çıkar yollar arıyorduk.”

      Selim:

“Amca, peki bu habere karşı o ödlek muhtar ne gibi önlem almayı düşündü. Gerçi vurdum duymazın tekidir. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın der. Ama bu öyle bir yılan ki, engerekten daha engerek, ilk baştan muhtarı sokar.”

“ Selim doğru söylüyor, her hangi bir önlem almıyorlar mı?

“Şu anda önlem falan yok. Muhtar oralı bile değil. Duyarsızda olmamalıyız, dört tarafımız it köpek dolu köylerle çevrili, böyle bir durumu fırsat bilip saldırıya geçecekler, böylelikle geçmişe dönük kinlerini de kusmuş olacaklar.”

 

        İlk bahar yağmurlarıyla beraber, Nisan ayı da gitmeye hazırlanırken, havalarda iyice ısınmıştı. Dışarıda yakıcı, yakıcı olduğu kadarda kavurucu sıcaklar başlamıştı. Soğuktan ve yağmurlardan bunalan insan oğlu bu defa da sıcaktan bunalmaya ve gölgeliklere çekilmeye başlamıştı. Yağmurda yaşta ne kadar zorsa yolları yaya yürümek, sıcakta da bir o kadar zordu. Sıcakların başlaması ile köylüler bağda bahçede çalışmaya başlamışlardı. Günleri, güneşin altında çalışmakla geçiyordu. Kimisinin, sıcaktan dudakları çatlamaya bile başlamış idi. Ama başka çıkar yolları da yoktu. Bir yandan çalışa dursunlar, diğer yandan da Çorum’ da ki gelişmenin köylere sıçramasından korkuyorlardı.

        Mayıs ayının ortalarına gelindiğinde, Çorum da yabancılar, CIA’  n adamları ülkücülerle kol kola gezmeye başlamışlardı. (CIA ajanı PECK)  Maraş olaylarının başlamasında  etkin rol oynadığı söylenen bu ajan, bu defa aynı oyunu burada, Çorum da oynamak istiyordu. Sol kesimin bazı ileri gelenleri valiyi uyarmalarına rağmen, umursanmayıp, önlem alınmamıştı. Alttan,  alttan şehri karıştırmaya, ortamı alabildiğine germeye, yani pimi çekilmiş patlamaya hazır bomba şekline getirilmişti şehir. Bütün bunların üzerine aynı günlerde Gün Sazak’ın öldürülmesi de olayların başlamasının tuzu biberi olmuştu.

       28-29 Mayısa gelindiğinde, Çorum da  gerginlik hat safhaya ulaşmıştı. Gün Sazak’ın öldürülmesini de bahane eden faşistler kana kan, intikam diye bağrışmalara başlamışlardı. Ağızlarının salyalarını saçarak sokaklarda yol kesip insanları dövüyorlardı. Kerem, bu nedenle de bir haftadır işe gidemediğini yazıyordu gönderdiği pusulada. Durumları çok vahim bir hal aldığını da belirtiyordu. Tez elden bir şeylerin yapılmasını ve bu ağzı salyalı itlerin durdurulmasının yollarını bulmalıyız diyordu. Pusula elimize bir hafta da zor ulaşmış idi. Yani, olayların bu kadar ileri safhaya ulaştığını bir hafta sonra öğrene bilmiştik. Hemen yola çıkmamız gerekli idi. Burada daha fazla eğlenip durmanın anlamı kalmamıştı.

      Selim ile yol hazırlığına başladık. Zaman geçirmeden Çorum’a yetişmeli idik. Hem hazırlık yapıyoruz, hem de ne yapmaları gerektiği konusunda babama , hem yazılı, hem de sözlü bilgiler ve talimatlar veriyorduk. Ama bu durumdan babamın hiç içi rahat değildi. Bütün bilgilendirmemize rağmen gitmemizi istemiyordu. Bencillik olacak diye  kalın da diyemiyordu.  Yalnızca:

“Çocuklar, kahrol asıcalar, Çorum’u da Maraş’ a çevirecekler. Yüzlerce can ölecek.”

Selim:

“Amca,  bu emperyalizmin bir oyunudur. Maraş gibi, Çorum gibi kültürel ortaklıkların yaşandığı bölgeleri özellikle seçiyor, bölüp parçalamak için. Yani böl parçala yönet taktiğini uyguluyorlar. Onların için yüzlerce can ölmüş, binlercesi telef olmuş hiç önemi yoktur. Önemli olan saltanatlarının devamlılığıdır.”

“CIA ajanları ile faşistlerin kol kola şehirde dolaşmaları işin doğruluğunu ortaya koymuyor mu? Yine bunlar değil mi idi Maraşı kana bulayan? Dün Maraş idi bu gün Çorum. Neden? Çünkü ikisinin de benzer yanları hep aynı, farklı kültürlerin bir arada yaşadığı şehirler buralar. Buralar Ana dolunun can damarı, onlarda yaşamayı felç etmek için bu can damarlarını kesmek istiyorlar, Amaçları, daha rahat at koşturmak.”

“Güzel söyledin Kemal, yoksa bizim alevi-Sünni diye bir derdimiz olamaz. Hepimizde insanız ve hepimizde emekçiyiz. Biz bir birimize düşman olamayız. Ama emperyalizm böyledir seni en zayıf yerinden vurur. Sınıf bağını koparmak için mezhep şovenizmini ortaya atıp, öbür taraftan yapamadığını, böylece başarmış olurlar. Alevi Sünni ayrımı yaratıp sınıfı bir birine düşürmüş olup, sınıf kini yerine mezhep kini ön plana çıkmış olur. Buda hem bizi yönetenlerin, hem de patronların ekmeğine yağ sürmüş olur. Önemli olan uyanık olup bu oyunu bozmaktır. Fakat faşistlerin beyni çalışmadığından bu nü hasları yakalamıyorlar.”

“Selim, sen buradan merkeze geç, Çorum da olayların patlama noktasına geldiğini ilet, ve hemen takviye güce ihtiyaç olduğunu bildir. Eğer bizler faşistleri, olaylar çığırından çıkmadan durduramazsak, bir daha hiç durduramayız. Kerem’ in bildirdiğine göre, polisler resmen onların korumalığını yapıyormuş. Olayların bu kadar gerilmesinde de, halkın üzerine ateş açıp kurşun yağdıranlarda onlarmış. Yani devletin kolluk güçleri bu oyunu baş aktörleri. Kısacası provakötörleri.”

“Kemal, ben merkeze Çorum’ dan daha rahat geçerim. Birlikte, buradan Çorum’a intikal edelim, olayları birde kendi gözümüzle görüp, ona göre yorumlayalım ve hareket noktasını  orada belirleyelim. Biliyorum, Kerem iyi ve değerli bir arkadaş, onun bildirdiklerinden zerre kadar şüphem yok. Sende biliyorsun, Kerem uzun zamandır aktif mücadeleden uzakta, benim endişem işin burasında. Tabi ki orada yaşayan ve gelişmeleri gören Kerem’ dır.”

      Bizi heyecanla dinleyen  babam:

“Çocuklar, sırt çantalarınız ağır olacak ama, yufka ekmek ile yiyecek bir şeyler alın. Bilirsiniz, böyle durumlarda, fırınlar ekmek çıkarmazlar. Biraz da fazla alın ki Kerem’ e de bırakın, o da, siz de aç susuz sefil olmayın.”

  “Tamam baba, alırız, sen hiç bizi merak etme!”

          Dedim. Ve sırt çantalarını ala bildiği kadar yufka ekmek, çeşitli yiyeceklerle doldurduk. Çantalar bayağı ağırlaşmıştı. Yaya gideceğimiz yolumuz da bir hayli uzaktı. Her şeye rağmen yinede hazırlıklı olmalı idik. Ve öylede yaptık.

            Hazırlıklarımızı tamamlamıştık, fakat havanın kararmasını bekliyorduk. Hava kararmadan köyden çıkamazdık.

             Hava kararmış, gece yarıyı bölerken, yolcu yolunda gerek şiarıyla, annemin, babamın elini öpüp köyden ayrıldık. Köy yolunda gitmiyorduk, yola paralel, dağdan tepeden yürüyorduk. Sırt çantalarımızda ağır olduğundan bu yürüyüş zor ve ağır seyrediyordu. Köy yolun da bir ışık belirdi mi, yürümeyi bırakıp kendimizi gizliyorduk.

               Gök yüzünde ay yavaş,  yavaş kayboluyordu. İki, üç saatlik zor ve yorucu bir yürüyüşten sonra şoseye  indik. Her geçip giden arabaya el kaldırıyorduk. Ama hiç biriside durmuyordu. Gece olduğu için çekiniyorlardı. Uzun bir beklemenin ardından, bir tanker kamyonu ayağımızın dibinde durdu. Kapıyı açıp merhabalaştıktan sonra.

“kardeş, bizi Çorum’a atar mısın?”

Kamyoncu aşağıdan yukarı bizi göz ucu ile süzdükten sonra.

“Atarım tabi, niye olmasın.”

         Selim:

“Sağ ol  be emekçi kardeş. Emekçinin halinden ancak emekçi anlar. İki saattır bekliyoruz bir tek araba durmadı. Sanarsın adam yiyoruz.”

          Kamyon hareket eder etmez, yorgunluktan olacak ki, Selim uyudu.

“Ben uyumamalıyım.”

Dedim. Uyumamaya gayret ettim. Çünkü, her türlü şey olabilirdi. Her hangi bir karakolun önüne de çekebilirdi, kamyonu.

   Yolu yarılamıştık ki, Selim, birden irkilerek uyandı. Ve:

“Kemal, beni niçin uyartmadın. Neden uyumama izin verdin?”

“Selim, bunda anormal bir durum yok. Sadece yorgunluktan uyuya kaldın. Kaç gündür düzgün uyku da uyumadın. Tereddütsüz uyuya bilirsin.”

        Selim, karşılıklı bu konuşmanın ardından, uyumamak için bir sigara yaktı, birde şoföre uzattı. Sigarayı öyle içine çekiyordu ki, duman gözlerinden çıkıyordu. Gözleri çakmak,  çakmak olmuş, kin ve nefret doluydu. Ama, onun gözlerinde ki  şovenistce bir kin değildi. Onun gözlerinde ki sınıf kini idi. Sosyalist mücadelede şovanizme ve onun kinine yer olamazdı, sınıf kininden başka. Bizi kör karanlıkta yollara düşürende bu sınıf kini idi.

          Sabahın, ilk horozları ötüyordu ki, Çorum’un ışıkları göründü. On dakikalık yolculuktan sonra, Şehrin girişine yakın bir yerde kamyondan indik, sırt çantalarımızı aldığımız gibi yola koyulduk. Ana caddelerden değil aksine arka mahalle aralarından ilerliyorduk. Çünkü ana arterler polis tarafından tutulmuştu, mahalle araları daha güvenli idi. Dış mahallelerde öylesine bir sessizlik hakimdi ki, in cin top oynuyordu.

     Yolculuk biraz uzun ve de yorucu geçti ise de, sorunsuz ve zayetsiz  Kerem’ in  eve ulaşmayı başarmıştık. Kerem’ in eve geldiğimiz de güneş doğudan yükselmeye, yakıcı ışınlarını üzerimize göndermeye başlamıştı. Fakat herkes gibi kerem de uyuyordu. Selim birkaç kes kapıya vurdu:

“ Tık,  tık,  tık.”

Ama içerden hiç cevap gelmiyordu. Selim kapıya vurmayı tekrarladı.

“ Tık,  tık,  tık,  tık.”

Yine içerden ses veren olmadı. Bu kes içerime bir sızı düşmüştü. Yüreğim, aniden bir yanma ile burkuldu. Fakat bu kaygımı Selim’ e bildirmemek istiyordum.

“Selim, şu kapıyı bir daha çalsana, uykuda falan olmasın?”

“ Uykudadır tabi, başka nerede olacak, tık,  tık,  tık.”

      Bu kes , içeriden ayak sesleri duyar gibi oldum. Ayak sesleri biraz daha canlandı ve yakınlaştı. Bir müddet sonrada içeriden, bir ses:

“Kim o?”

Bu  Kerem’ in sesi idi!

“Kerem, benim, Kemal.”

Kerem, kapıyı açtı, çevreyi kolaçan etti ve içeriye girdik. Onun, öyle karşımda görünce çok duygulandım. Aniden, gözlerimden yaş boşaldı. Birden boynuna sarıldım ve kendimi alamadım. Gözlerim de ki yaşı gören Kerem benden fazla duygulandı. Ama soğukkanlılıkla:

“Bir durum mu var?”birader.

“Kitapsız, aklımı başımdan aldın, on beş dakikadır kapıya vuruyoruz, Selime belli etmemeye çalıştım ama gel bana sor.”

    Selim:

“Selim de yuttu san ki.”

 “Yutmadıysan  gar gara yaparsın.”

“Genişe çıktın dalganı geç.”

     Kerem:

“Yutacak ne var Selim. Neyin dalgasını geçiyorsunuz, bana da anlatında, bende bileyim. Bilmece gibi konuşuyorsunuz deminden beri.”

“Anlaşılmayacak bir durum yok, kardeş. Kapıyı birkaç defa vurduk, sende ses vermeyince, sana bir şeyler oldu diye endişelenmişti. Karşısında da seni görünce, ondan göz yaşlarını tutamadı. Kemal’i bilirsin, sert görünüşünün altında çok yumuşak bir kalbi vardır. Tüm yoldaşları için öyledir. Ama, söz konusu sen olunca da daha başka boyut kazanır. Bende endişelenmedim değil, ama Kemal’i öyle görünce, soğuk kanlı durmaya çalıştım. Fakat, fazla beceremedim sanırsam.”

       Kerem:

“Kemal, birader, bu sırt çantaları ile nasıl geldiniz?  Yerden yurttan kalkmıyor. Ne gereği varidi bunca ekmeğe yiyeceğe. Canınıza hiç mi acımıyorsunuz?”

“Keremciğim, git sen onları babama söyle. Babamı tanımazmış gibi konuşuyorsun, çantaları kendi elleri ile tıka basa doldurdu, fırınlar ekmek çıkarmaz , sokağa çıkamazsınız, Kerem de sizde aç susuz kalmayın diye.”

“Kemal, telaşla sormayı unuttum, baba ana nasıllar?”

“Kerem, babam çok dinç, ama bu olaylar, köydeki emperyalizmin uşağı muhtar ve onun şura kasının  bize karşı tutumu, jandarmanın her gün eve baskınlar düzenlemesi haliyle biraz yıprattı. Bir iki yıl önce, babam ile böyle anlaşa bilse idik, bu gün bizim ile mücadele edecek bir militan olurdu. Köyde kaldığım zaman dilimi içinde , jandarma ne kadar baskın yaptı ise hepsini babam göğüsledi.”

“Susturamıyor musunuz, o işbirlikçi muhtarı!”

   Selim:

“Bir muhtarı susturmak basit, asıl olan onların düzenini yıkmak. Bir muhtar gider yerine bir işbirlikçi daha çıkar. Nasıl ki bir ağayı öldürmekle, ağalık yıkılmıyorsa, buda onun gibi bir şey. Ama yok edeceğiz, erde olsa geçte olsa yok edeceğiz, köklerini kazıyacağız.”

    Kerem:

“Çok öfkelisin Selim kardeş.”

“Nasıl öfkeli olmazsın Kerem, adam çıkıyor kendi sınıfına ihanet ediyor. İşbirlikçilik yapıyor. Kısacası sınıfına cephe alıyor. Buda benim kanıma dokunuyor.”

“Selim kardeş, eğer öyle olmasaydı, herkes kendi sınıfını bilip, sınıfının yanında yer alsaydı, bu kadar zor olurmuydu özlediğimiz, yıllardır getirmeye çalıştığımız sosyalizmin gelmesi. Hele bir 1920  ler den beri düşünsene bu uğurda ne kadar şehit verdik. Nice yan yana mücadele ettiğimiz yoldaşlarımız kollarımızda can vermedi mi? Siz buraya niye geldiniz? Çorum’ u savunmaya! Geri sağ döneceğimiz bellimi? Bilinmiyor. Onun için böyle ihanetçiler çıkacak ki, sınıf kinimiz daha da artsın, biz kazanıncaya kadarda bitmesin.”

“Bu, bizde ki sınıf kini, ne zaman işçi sınıfı kendi iktidarını, yani Proletarya  diktatörlüğünü kurarsa o zaman biter. O gün gelmeden bu kin, bu ateş içimizde her zaman yanacak.”

        Kemal:

“Kerem yoldaş, Gülünaz’ dan haber aldın mı? Bana , sana uğrayacağını söylemişti.”

“Bana da iş yerine uğrayacağına dair telefon etti, fakat henüz gelmedi. Telefonda ne zaman geleceğini söylememişti. Sürpriz yapacağım diye. Olayları duyarsa durmaz gelir. Bilirsin , o kızcağız da iyi bir neferdir.”

“bizim de Gülünaz gibi neferlere ihtiyacımız var. Ne zaman ki Gülünaz’ ları çoğaltırız, o zaman işimiz kolaylaşır, yoksa işimiz çok zor.”

“Doğrusun Kemal, ama nasıl çoğaltacağız. Çoğalacağız derken azalıyoruz.”

     Selim:

“Yeter ki sen ümidini yitirme, bu gün azalsak ta bir gün çoğalacağız, işte o gün önümüzde dağlar bile duramayacak. Kan emici sülükler girecek delik arayacak, bundan eminim.”

     Kerem:

“Güzel konuşuyorsun Selim. Bunları konuşmak bile heyecanlandırıyor insanı, vücudunun kan dolaşımı bile hızlanıyor. Ama senelerdir hep sözde kaldı. O günü bir görebilsem.”

“ Kerem, biz görmesek de, bizden sonrakiler mutlak görecekler ve insan gibi yaşamanın tadını çıkaracaklar. Sorun benim senin görmen değil, sorun insanca yaşanan sistemin getirilme sorunudur. Yeter ki gelsin, bizler görmesek de olur.”

      Kemal:

“Kerem, biz fazlası ile yorgunuz, biraz kestirelim, kendimize gelelim. Daha sonra bir hareket planı çıkartalım. Ne yapacağız, nasıl hareket edeceğiz, bütün detayları ile ortaya koyalım. Ona göre Selim’ i merkeze gönderelim, duruma göre takviye güç ve mühimmat işini ayarlatsın, bizde bir araba ayarlayıp köyleri dolaşalım, işimiz zor.”

 “Tamam Kemal, siz yatın dinlenin, bende etrafı kolaçan edeyim, durumlar hangi boyutta öğreneyim.”

“Kerem, Necdet’i görürsen,  ona, burada olduğumuzu söyle, bu arada şu araba işine de bakıver.”

        Selim ile öyle uyumuşuz ki, yorgunluğun verdiği rehavetle, uyandığımızda geri akşam olmuştu. Kerem dışarıdan gelmiş fakat bizi uyandırmadan, akşam yemek işlerini organize ediyordu. Karnımızda gerçekten iyi acıkmıştı. Yorgunluk ve uyku ağır bastığından, karnımızı doyurmadan yatmıştık. Açlığa karşı uykuyu tercih etmiştik. Açlık bize dokunmuyordu, bir saatte  olsa uyku bizim için çok önemliydi.

     Yattığım yerden toparlandım, uykuyu dağıtmak için elimi yüzümü yıkadım, Selim gözleri açık yatıyordu hala. Ona yemeğe kadar uyu istersen dedim ve Kerem’ in yanına geçtim. Kerem mutfaktaydı.

“Merhaba Kerem.”

“Merhaba yoldaş, kalktınız mı?”

“Kalktık ya, Selim de şekerleme yapıyor. Durumlar nasıl?”

“Nasıl olacak, sabah, çan saatinin oradaki alevi ve solcu vatandaşların dükkanlarını kırıp dökmüşler. Hem de polisin gözetiminde, yani iş çığırından çıktı. Fazla durup beklemeye gerek yok. Zaman geçirmeden karşı koymak lazım, yoksa Mil önüne gelmeye kalkışacaklar, işte o zaman durdurması güç olacak.”

“Telaşlanma Kerem, Mil önüne girmek öyle kolay mı? Sahipsiz mi sandılar Çorum’u? Onları bırak, araba işini ne yaptın?”

“Araba işi tamam.”

“Öyle ise, ona bir plaka ayarlamalı, polisin ve jandarmanın gözüne batmayan.”

“Tamam. Hepsini ayarlayıp, gece arabayı Necdet getirecek, hatta iki tanede uzun namlu silah alacak arabaya.”

“Onu çok iyi düşünmüşsünüz. Teşekkür ederim Kerem, her şeyi sandığımdan çabuk hallettin.”

“Görevimiz yoldaş.”

“Kerem, yemekten sonra programı çıkartalım ve ona göre hemen işe koyulalım, beklemeye zaman kalmadı.”

“Ne düşünüyorsun, nasıl hareket etmeliyiz. Bu durumda inisiyatif mi kullanacaksın? Yoksa merkezden haber mi bekleyeceksin.”

“İnisiyatifimi kullanacağım ve merkeze Selim den haber göndereceğim, çünkü beklemenin zamanı değil. Bir an önce halk komitelerini kurup harekete geçirmeliyiz. Mil önüne çıkmamalarını sağlamak için büyük barikatlar kurmalıyız. Burada, hem ağzı salyalı faşistlerle, hem de devletin kolluk güçleri ile mücadele edeceğiz. Bunlar sistemin çocukları olduğu için, kolluk güçleri çocuklarını koruyacaktır.”

“Evet yoldaş, durum şimdiden onu gösteriyor. Yani işimiz zor, ama ne kadar zorda olsa kazanan biz olacağız, ağızlarının salyalarını döke,  döke gidecekler. Bir avuç Kararlı Vietnam nasıl Amerika’ya kan kusturdu ise, bizde, burada o Amerikan uşaklarına kan kusturacağız.”

“Kusturacağız yoldaş, hiç şüphen olmasın. Ağızlarından, burunlarından gelinceye kadar kusturacağız.”

“Kemal, ilerici gençler derneği ile de temasa geçmemiz lazım anlaşamasak da böyle bir günde ayrı hareket etmenin anlamı yok.”

“ Geçmeliyiz Kerem, kendine devrimciyim diyen her grupla görüşmeliyiz.”

“Kemal, ben anlamışta değilim, karşımızda sınıfın düşmanı emperyalistler varken, bizim, bizden devrimci gruplarla çatışmamızı hiç aklım almıyor. Bu nasıl iştir çözemedim.”

“Haklısın Kerem, ama şimdi onu tartışmaya zamanımız yok. Doğrusunu ararsan bu konu benimde kafamı karıştırıyor. Fakat, bu konuyu askıya alıyorum, Çorum’u faşistlerden kurtardıktan sonra, salim kafa ile oturur tartışırız ve doğru nerede ise ona karar veririz. Yalınız, şu anda sizin gittiğiniz çizgi yanlış bizimki demeye zamanımız yok. Zaman, birlik zamanıdır. Burada inisiyatif bende, hiçbir grubu ayırmadan görüşme yapacağız. Başka çaremizde yok. Kendimizden ziyade halkı düşünmeliyiz. Halk olmazsa bizim varlığımız bir şey ifade etmez. Şimdi halkla bütünleşme zamanı.”

“Selim’ i kaldıralım mı?”

“Yemek hazır olduğuna göre kaldıralım.”

“Hazır !”

“Necdetler ne zaman gelecek, istersen onu da bekleyelim.”

“Sekiz gibi burada olur. Biz yemeğimizi yiyelim, gelir gelmez de çıkarız...”

“Tamam. Ben Selim’ i kaldırayım.”

       Mutfaktan odaya yönelmiştim ki, Selim de gözlerini ovuşturarak, kalkmış geliyor. Beni görünce gülmeye başladı.

“Niye güldün yoldaş, rüyanda benimi gördün.”

“Hayır. Size haksızlık ettiğim için güldüm.”

“Nasıl bir haksızlıktır bu?”

“Siz yemek hazırlıyorsunuz, ben yatıyorum.”

“Bunda ne haksızlık var. Sen rahat ol. Yorgunluğu atabildin mi ondan haber ver.”

“Attım,  attım, bir şeyim kalmadı. Sen nasılsın?”

“Patlamaya hazır bomba gibiyim.”

“Ne zaman öyle değilsin ki? Senin bu enerjine hayran oluyorum.”

“Yemek soğumasın, masada konuşalım, biraz acele et.”

  Kerem yemekleri tabaklara paylaştırıp hazırlamıştı. Selime takılmadan edemedi:

“Selim, hala ayakta bile uyuyorsun.”

“Haklısın be Kerem, aynen öyle, hala uyuyorum.”

“Kerem senide yorduk kusura bakma.”

“İşte şimdi kızdım Selim, biz yol da şık unuttun mu? Yoldaşlar arasında sen ben olur mu?”

“Tabi olamaz Keremciğim, ama bu kadar tembellikte fazla oldu. Öyle değil mi Kemal.”

“Yok,  yok sen bu uykuyu çoktan hak ettin, ama şimdi çabuk yemeğimizi yiyelim, nerede ise Necdet gelir. Hazır olmadığımızı görürse o zaman tembellik yapmış oluruz.”

“Necdet mi dedin? Kemal!”

“Evet. Necdet dedim. Arabayı ve aletleri hazırlamış, sekizde gelecek ve çıkacağız.”

“Ben uyurken siz neler yapmışsınız.”

“Hepsini Kerem ayarladı. Biz yatarken çarşıya indi, hem etrafı kolaçan etti hem de Necdet’ e geldiğimizi haber etti. O da arabayı ve aletleri ayarlamış, bize sadece yola çıkmak kalıyor.”

     Biz yemek masasında konuşmamıza devam ede duralım, kapı çalınmaya başladı. Kerem kapıyı açmaya gitti ve hemen döndü. Selim:

“Gelenler Necdet mi? Kerem.”

“Evet. Necdet’ler geldi.”

“İşte şimdi tembelliği yaptık. Bir yemek masasından kalkamadık.

 Necdet mutfağa girdiğinde ayağa kalkıp tüm yoldaşça duyguların verdiği sıcaklıkla sarıldık. Onun sarılmalarında da aynı duyguların olduğunu hissettim. Teker,  teker hepimizle sarıldıktan sonra Selim’ e takılmadan geçemedi.

       Necdet:

“Selim, kesin uykudan yeni kalktın, yoksa bu yemek gecikmezdi. Seni iyi bilirim, kolay,  kolay yatmazsın, yatınca da kalkmazsın.”

“Haklısın be Necdet, bu günde aynen öyle oldu.”

        Kemal:

“Necdet, bu sefer uyumasını ben istedim, çünkü uzun süredir yolda ve uykusuzdu. Yani tembelliği ben yaptırdım.”

“Bilirim be Kemal, bende öylesine takıldım Selim’ e;  Yoksa onun tembellik yapmayacağını bilirim. Onun ne dağların adamı olduğunu da iyi bilirim. Az mı yürüdük onunla bu dağlarda, dağların dili olsa da bir,  bir anlatsa, öyle değil mi Selim?”

“Öyle ya Necdet, ama dağların dili yok ki, anlatsın. Ama bu ayaklar onların tanığıdır.”

       Kerem:

“Yoldaşlar, şimdi geçmişi bırakında geç kalmadan yola çıkalım, gezip dolaşacağımız yolumuz uzun, zamanımız ise kısıtlı.”

       Kemal:

“Kerem doğru söylüyor yoldaşlar, toparlanın hemen çıkalım.”

        Necdet:

“Güzergâhı belirlediniz mi Kemal?”

“Belirledik Necdet. Önce Keremlerin köye, oradan Ç.. Köyüne, yani işimize yarayacak yerlere öncelik vereceğiz.”

“Doğru olanı da bu yoldaş, kısa zamanda çok iş yapmak, çok adam ve mühimmat toplamak.”

       Selim:

“Kemal, Çorum da ki TKP li arkadaşlarla da görüşseydik.”

“Doğru dersin Selim, hem onlarla, hem de İGD başkanı ile görüşmek gerek, ne kadar anlaşamazsak da bu günde birlik olmak gerekir.”

“Bilirsin Kemal, Çorum da azımsamayacak potansiyelleri var. Hem de savaşkan insanlar, onlardan ayrı olamayız.”

“Kerem, etrafı iyice kolaçan et, biz ondan sonra çıkalım.”

      Kerem, önceden çıkıp etrafı kolaçan etti. Her hangi sakıncalı bir durum olmadığını öğrendikten sonra teker,  teker çıkıp arabaya bindik.

       Ay yeni doğmuştu. Güzel bir yaz gecesi vardı. İnsanlar bu güzel yaz gecesini doyasıya yaşayamıyordu. Her an baskın yapılabilir tehlikesi ile tetikte bekliyorlardı. Keremlerin köyün girişinde de beş on kişi nöbet tutuyordu. Arabamızın ışığı yaklaşınca namluları çevirip:

“Dur.”

Diye bağırıp yolumuzu kestiler. Kerem aşağı indi, bende indim.

       Kerem:

“Biziz arkadaşlar. İndirin şu silahları.”

       Nöbetçilerden biri:

“Nereden böyle Kerem?”

“Çorum’dan geliyoruz, bu iki arkadaş dışardan, şimdi köyleri gezip takviye güç topluyoruz.”

“Kerem, siz doğru muhtarın oraya gidin, onunla konuştuktan sonra her şey hallolur.”

“İyi nöbetler arkadaşlar.”

  Tekrar arabamıza binip muhtarın kapısını çaldık. İçerden ürkek ve boğuk bir ses:

“Kim o?”

       Kerem:

“Benim Muhtar amca, Kerem!”

“Açıyorum”

   Muhtar bey kapıyı açtı ve bizi içeri aldı. Biraz ürkmüş ve çekinmişti ama Kerem’ i görünce rahatladı fakat birazda şaşırmadı değil, gecenin yarısında bu ziyarette neyin nesiydi. Bizden önce o söze girdi.

“Kerem, oğlum, hayırdır.”

“Hayırdır, muhtar amca, hayırdır.”

“Hiç hayra benzemiyor oğlum. Hayır, olsa bu saatte bu ne ziyareti?”

“Çorum da gelişen olaylardan haberin vardır, muhtar amaca, olmasa, köyün girişine nöbetçi koymazdınız?”

“Var oğlum var.”

“Hah işte, bizde onun için geldik. Çünkü olayların boyutu Çorum’u aşmaktadır, insana ve mühimmata ihtiyaç vardır. Faşistlere kolluk güçleri yardımcı olduğu gibi, Kayseri den, Yozgat’tan, İskilip’ten, Osmancık’tan ve Alaca’dan her türlü destek geliyor. Bizde köylerden acele tarafından destek toplamalıyız, yoksa durum vahim boyutlar kazanabilir.”

“Haklısın Kerem. Doğru diyorsun, hemen harekete geçelim, sabah ben her ikisini de tespit eder sana haber gönderirim, şimdi geç oldu. Nöbetçiler hariç her kes uykusunda.”

“Tamam, muhtar amca, sana güveniyoruz. Bu dava hepimizin davası, bu davaya hepimiz omuz vermeliyiz. Kendine insanım diyen herkes.”

“Kerem, arkadaşları tanıtmadın?”

“Necdet arkadaş Çorum’dan , Kemal ve Selim de dışardan.”

       Köyden ayrıldığımızda, sabah olmak üzereydi. Gökyüzünde ki ay bütün heybetini yitirmiş, belli belirsiz duruyordu. Dışarıda çok güzel bir yaz havası vardı. İnsanı bütün benliği ile sarıp sarmalayan. Buğday başaklarının arasından gelen çekirge sesleri bir başka duygu katıyordu geceye. Bütün, bu güzellikleri bir,  bir düşünerek köyün çıkışında ki barikatlara geldik. Nöbetçilere iyi sabahlar diyerek oradan ayrıldık

        Yol boyu arabamız ilerlerken, kimse konuşmuyordu. Bir ara yanımda oturan Selim’ e baktığımda uyumuştu, Kerem gözlerini açmakta zorlanıyordu. Bende henüz öyle bir belirti falan yoktu. Kendi kendime:

“Çimento fabrikasına kadar uyusunlar dedim.”

Çimento fabrikasında uyanmalıydılar. Çünkü şehrin girişiydi orası, neyle, ne şekil karşılaşacağımızı bilmiyorduk, o nedenle uyanık olmak lazımdı. Öte yandan, güneş doğmadan mil önünü de kolaçan etmek gerekti. Bir aralık ben:

“Necdet, Çimento fabrikasına çok var mı?”

“İki veya üç Dakika”

“O zaman uyandıralım bunları.”

“Evet,  evet uyandıralım.”

“Necdet, ara sokaklardan mil önüne in, duruma bir bakalım.”

        Necdet ustalıkla kullandığı arabayı, çimento fabrikasının yanından ara sokaklara dön derdi, bu arada bende zorda olsa Selim ile Kerim’ i uyandırdım ve Selime takılmadan da edemedim.

“Selim uyan,  uyan, Üsküdar da sabah oldu. Amma da uykucusun be yoldaş.”

Selim ile Kerem gözlerini ovuştura dursun, arabamızda mil önüne gelmişti. Burada hiç devletin kolluk gücünden kimseler yoktu, bir iki köşe başında bizimkiler nöbet tutuyordu. Eti ortaokulunun yanı başında ki nöbetçiler bizi durdurdu, Necdet’i tanıdılar. Necdet de onları tanımıştı.  İyi sabahlar deyip, Kerem’ in eve yöneldiğimizde:

    Kerem:

“Necdet yoldaş, nöbet tutan arkadaşları ben tanımadım, buradan mı?”

“Nasıl tanımazsın Kerem, Hepsi İGD’ i ve çok sıkı çocuklar. Hepsini de iyi tanırım.”

“Doğruya. Senin İGD’ i olduğunu da söylüyorlar, her halde tanıyacaksın.”

“Ciddimi söylüyorsun Kerem, şakamı ediyorsun?”

“Duyduğumu söylüyorum, şaka falan değil. Arkadaşlar seni İGD’ ye girip çıkarken görmüşler.”

“Ha! Şu mesele.”

“Hangi?”

“Doğru, sıkça İGD’ ye gidiyorum, benim içinde iyi oluyor. En azından oturup bir şeyler tartışıyoruz. Ne yapayım senin gibi iş den sonra kahveye mi gideyim? Hem de gidip gelmekle İGD’ i olunmaz. Sana da tavsiyem, kahvede zaman öldüreceğine sende gel, bilgi dağarcığını geliştirmiş olursun.”

“Of be Necdet! Sana da bir şey sorduk, bin nasihat işittik.”

         Kemal:

“Yoldaşlar bu tartışmaları şimdilik burada keselim,  ama unutmayalım. Tabi ki kahvede zaman öldürmekten tartışmak, kendini geliştirmek iyidir. Fakat bu konuşmayı, Çorum da işler yoluna girsin ondan sonra oturup uzun,  uzun konuşuruz. Eylem anında tartışma olmadığını hepiniz bilirsiniz, içinizde bilmeyen varsa öğrensin artık. Eylem bittiğinde yanlışları ve doğruları oturulup tartışılır. Bundan sonra, eylemlikler bitene kadar kendi aranızda tartışmamayı öneririm.”

     Necdet:

“Tamam, Kemal yoldaş, bundan sonra olmaz.”

      Kerem:

“Haklısın yoldaş, bu son. Her şeyi eylem bitene kadar erteliyoruz.”

“Evet. Erteliyoruz, eylem bitince bu kahve muhabbetinin hesabını vereceksin. Şimdi hiç cevap istemiyorum. Kafanızda önümüzdeki eylemlikten başka bir şeyin olmasını istemiyorum. Bir süreliğine her şeyi bir kenara koyun ve dondurun.”

       Selim alaycı bir tavırla:

“Şimdi donduralım kışın çöz eriz.”

“Ciddi ol Selim. Şimdi dondurursam kışın hiç çözülemezsin.”

“Anlaşılmıştır Kemal yoldaş.”

        Necdet:

“Ben çıkıp şehri bir kolaçan edeyim, ne var ne yok öğrenmiş olurum.”

“Çıkabilirsin Necdet, yalnız gece geç kalma, bu gün biraz erken çıkalım. Ha! İGD’ i arkadaşlardan randevu alda bir görüşelim, beraber ne yaparız, nasıl ortak çalışırız, konuşup karara bağlayalım.”

“Anlaşılmıştır yoldaş.”

“Kendine dikkat et Necdet.”

      Necdet yanımızdan ayrıldığında vakit ikindi olmuştu. Selime de bir uyku mahmurluğu çökmüş, kafası oyana buyana düşüyordu. Kerem yoldaş da mutfakta akşam yemeği hazırlığına girişmişti. Selim’ in o haline fazla dayanamadım.

“Selim, geleli uyku ile kardeş oldun, oturduğun yere sızıyorsun! Kalk yemeği sen hazırla da uykun açılsın. Yalnız yemekten önce demli bir çay yap ta içelim, yemekten önce iyi gider. Yoksa senin ayıkacağın falan yok.”

“Olur, be yoldaş! Neden olmasın; yapacağız tabi.”

Dedi. Ama gözlerini de uykudan açamıyordu hala, kendi kalkmaya uğraşıyordu fakat gözleri de sedirde yatmaya hazırlanıyordu.  Selimin, hiç görmediğim ve alışık olmadığım bu hali beni tedirgin etmişti. Fazla suskun kalamazdım.

“Selim, yoldaşım, nen var senin? Rahatsız mısın? İki gündür seni hiç iyi görmüyorum! Sıkıntın falan mı var.”

“Yok, be Kemal. Sadece biraz yorgunluk var üzerimde. Biliyorsun uzun süredir bu kadar fazla yürümemiştim, hamlıktan olacak, fazlasıyla yorgun düşürdü.”

“Tamam, o zaman, sen yat dinlen, iyi bir istirahat et, akşamda gelme sen, biz hallederiz işleri.”

“Olmaz yoldaş. Sen ceza mı veriyorsun bana, sizi nasıl yalnız bıraka bilirim.”

“Emre karşımı geliyorsun Selim, kalacaksın diyorsam kalacaksın. Bu bir ceza falanda değil, hepimizin başına gelecek bir olaydır. Yalnız yarına iyi ol, yorgunluğu üzerinden at, yarın zor bir gün olacak.”

“Anlaşılmıştır yoldaş.”

       Selim, yemeği ve çayı beklemeden kendini uykunun kollarına bıraktı. Odada yalnız kaldığımda, içimi saran hüzün ile derin düşüncelere daldığımda, kafamda cevabı belirsiz sorular belirmeye başladı.

“İnsanları, böyle acımasız kılan neyin hırsı idi.”

Dedim. Kendi kendime, yâda!

“Bu işten kimlerin çıkarı olduğunu, neyin ve ne için kan döktüklerini bilmiyor mu idi bu insanlar.”

Diye düşündüm. Çünkü bir birlerini hiç tanımayan ve niçin öldürdüğünü yâda öldüğünü bilmeden öldürüyorlar ve ölüyorlardı. Bu kargaşadan faydalananlar ise ortada görünmüyordu. Temelde aynı sınıfın insanları, nedenini bilmeden birbirlerine düşman olmuşlardı.

   İşte, emperyalizm buydu. İdeolojik olarak başaramadığını, bu seferde mezhepsel temelden sahneye koyup, aynı safta olan insanları alevi-Sünni diye kavga ettirip, karşısındaki gücü zayıflatmaya çalışıyordu. Bu oyuna, tabi ki sınıfın bilincinde olanlar gelmiyordu, ama körü körüne dine inanıp, her şeyin üstüne dini koyanlar, sınıfı bilmediği gibi bu oyunlara da kolayca aktör oluyorlardı. Sahnedeki oyun her yerde aynı idi, baş aktörlerde aynı, fakat değişen sadece ve sadece figüranlardı.




Başa Dön


Yorumlar - Yorum Yaz
KİTAP SATIŞ
Üyelik Girişi
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam49
Toplam Ziyaret201722
Site Haritası
Anket
SİTEMİ BEĞENİYORMUSUNUZ