• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/
  • https://twitter.com/

Ülkemizde Emekçiler Ve Siyaset-1

ÜLKEMİZ DE EMEKÇİLER VE SİYASET (1)

 

 

   Ekonomide İMF’ ye bel bağlayan Türkiye 22 Şubat’ta patlayan bir kriz ile büyük bir sarsıntı yaşadı. Krize neden olarak da Cumhurbaşkanı ile başbakan arasında geçen tartışmadan kaynaklandığını öne sürdüler ve ardından, bir bakan ya da yetkili bir bürokrat koltuğundan öksürecek olsa ekonomik dengeler alt üst olmaya, borsanın düşmesine dövüzün yükselmesine neden olmaya başladı.

   Acaba ekonomiyi, yüksek şiddetli deprem vurgunu gibi alt üst edecek düzeyde etkileyecek gerçek neden bumu idi? Dar gelirli halkı bir gecede %60 yoksullaştırırken soyguncuyu, vurguncuyu, hortumcuyu %60 daha zenginleştiren, 100 binlerce işçiyi işinden eden, çapı bu kadar büyük krizin öyle bir günde oluştuğunu veya bizi yönetenlerin söylediklerine inanmak doğru olur mu idi? Tabi ki hayır. 22 Şubat’ta gün ışığına çıkan krizin evveliyatı çok eskilere dayanır, ama bunu kimse çıkıp da açıklamaya cesaret edemiyor.

    Bu kadar şiddetli ekonomi depreminin sebebi öyle bir günde ortaya çıkan bir tartışma olamaz. Bu krizin esas kaynağı Türkiye’nin düzeninden ve hortum lama politikasından kaynaklanmaktadır. Bunun yaratıcısı da 1980 sonrası Özal politikalarıdır. ( esas mantık 1950 den başlar) Serbest ekonomi dedikleri, yağmalama, vurgun,  talan anlayışıdır. Yani kısacası kokuşmuş, çürümüş düzenin ta kendisidir. Ve bu köhne düzene dört elle sarılan, kendi emekçisini yoksulluğa terk eden, yoz politikacılar ve çetecilerin mantığı ile işleyen devlet yapısıdır. Ülkesini İMF’ ye bağımlı hale getiren anlayışın ta kendisidir. Yıllardır bu devleti vurgun ile talan ile yönetenlerdir. Ama bu kadar zamandır buna kimse dur diyemiyor. Çünkü onlarında işine böyle geliyor. Bu memlekette emekçiler ezilirken, günden güne yoksullaşırken. Seçtikleri başbakanlar, milletvekilleri ve bürokratlar hanedanlığını kuruyor. Bulunduğu kuruluşu eşine, dostuna peşkeş çekiyor, ya da batırana kadar uğraşıyor. O kurum bu şekilde battıktan sonra bırakıp gidiyorlar. Ondan sonra, emekçilerin omuzlarında, onları alın teri ile var olan kamu malları zarar etmiş oluyor. Ama o kurumlar zarar ederken, onların başında bulunan üst düzey yöneticilerin, Avrupa da, Amerika da yatları, katları, yine Avrupa bankalarında hesapları çığ gibi büyümeye devam ediyor.

     1983 de ANAP hükümet olup, Özal da başbakan olduğunda, yedi göbek uzağında ki hısım ve akrabasını çevresine toplayıp birinci Özal hanedanlığını ilan etti. Bu hısım akraba vurgunu devam ederken, Serbest piyasa ekonomisi mantığından yola çıkarak banka kredilerini zenginlere açtı. İlk deprem yaratan banka yolsuzluğu da o dönemde Kemal Horzum’ a (başbakan Özal’ın talimatı ile)  verilen kredi idi. Bir daha da o kredinin dönüşü olmadığı gibi, bu utanmayı bilmeyen şahsiyete devlet ihaleleri verilmeye (Afyon maden suyu işletmesi)  devam etti. Bu arada Özal’ın ekonomi anlayışı ile zengin daha zengin, yoksul daha yoksul oldu.

    Yine Özal’ın mantığı ile izin verilen, bu günün mantar biter gibi bankaların kurulduğu(bunun sonucu da orta da) o günde bankerleri türettiler. Bu kes de bankerler, evini, arabasını veya emekli ikramiyesini yatıran dar gelirli insanları vurdu gitti. Bu sayede yine zenginler servetine servet katarken, öbür taraf da, evinin parasını, emekli ikramiyesini kaptıran insanların çoğu intiharın eşiğine kadar ulaştı. Sonuç: yine yapan yaptığı ile kaldı. Halkta yine bir hareketlenme, yine bir başkaldırma olmadı. Çünkü bizim toplumumuz da bu kadercilik, bu kadar dine sarılma var iken böyle bir hareketlilikte beklenemez. Çünkü başlarına gelen tüm bu olumsuzlukları sonun da yine kadere bağlayıp kulakları üzerine yarlar.

  Geçmişten günümüze geldiğimizde de yine aynı mantıkla bankalar kurulmaya başladı. Yani geçmişteki bankerlerin görevini bankalar devraldı. Bankalarda yine dar gelirli emekçi halkı hortumlayıp, çalıp çırpıp, devletinde hazinesini boşaltıp, yatlarına, katlarına çekildiler. Her zaman olduğu gibi de devlet banka sahiplerine hortumlattığı 10 milyarlarca parayı yerine koyabilmek için a dan z ye her şeye zam yaptı. Yani faturayı yine emekçilere, gariban halka kesti. Vekiller maaşlarına zam yaptırırken, emekçilere kemer sıkmak düştü. Peki, bütün bunlar olurken emekçilerin hiç mi suçu yok? Tabi ki var. Başlarına gelen onca felaketlerden sonra yine kadere atıp topu köşelerine çekilmeleri her gelen yolsuzluğun üstünü örtüyordu. Kaderci toplum olmamız, özelliklede dar gelirli, emeği ile geçinen halkımızın kadere ve dine bu denli sıkı, sıkı sarılmaları bir sonraki başlarına gelecek felaketi hazırlıyordu. Bunu anlayan soyguncular da her fırsatta emekçileri soyuyorlardı. Çünkü bu zemini devletin başındakiler onlara hazırlıyordu. Onlarda soyguncu ve hırsızlardı.

   Ama yakın zamanda, 1997 de benzeri bir olay Arnavutluk’ da meydana geldi. Banker skandalı. Bizimkinden farklı yanı, Arnavutluk halkının olayı sessiz geçirmekten ziyade bir halk hareketine dönüştürmüş olmaları idi. Tiran da halk sokaklara döküldü, bunu başka şehirler kasabalar takip etti. Günlerce sokaklarda polisle çatıştılar geri adım atmadılar. Askeriye depolarından el koydukları silahlarla polisleri etkisiz hale getirip teslim aldılar. Ama emperyalizm öyle korkunç bir canavar ki, kurmuş olduğu saltanatı kolay, kolay bırakmak niyetinde değildir. Ancak gücün ondan üstünse, örgütlülük içinde mücadele edersen onu alt edebilirsin. Arnavutluk da emperyalizmin dışardan gücü ile bastırılmıştır. Çünkü emperyalizm kendisi dışındaki sistemlerin yaşamasına müsaade etmez. Ancak bunu bizler kanımız ile canımız ile kazanırız. Bu hareketlilik de yakın vadede bizim kaderci toplumumuzda gözükmüyor. İş böyle olunca da ezilmeye, aç kalmaya mahkûm olmuş oluyor. Her gelen hükümette onu sadece oy deposu olarak görüyor.  Hem maddi hem manevi hem dini sömürmeye, susturmaya devam ediyor.

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Üyelik Girişi
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam103
Toplam Ziyaret199115
Site Haritası
Anket
SİTEMİ BEĞENİYORMUSUNUZ